Bir gece de doğdum, bir ömürde ölemedim. Her gün yeni bir başlangıç dedim eskisini bitiremedim...

26 Mart 2013 Salı

Bastırılmış paranormal bir insanım...

Hepimizin içinde bir yerler de konuşan bir ses mevcuttur. bu ses kimi zaman hasetinden konuşur, kimi zaman bildiğinden, kimi zamanda inananın sadece zevzekliğinden. kiminin sesi bangır bangır bağırırken, kimisinin cılız sesi rutin koşuşturmaca da kaybolur.

Benim içimdeki ses hep bangır bangır bağırdı. Hiç susmak nedir bilmedi. Kimi zaman zevzeklik  ve kıskançlıktan konuşsa da aslında çoğu zaman bildiğinden konuştu. Tabii bunu anlamak o sese kulak vermeyerek geçen tecrübelerden sonraya kaldı çoğu zaman. 

Çocukluğumda sihirli bir değneğim olmasını, ve insanların aklından geçen her şeyi okuyabilmeyi isterdim. Bunun için bitmek tükenmek bilmeyen enerjimle her gece dua ederdim, Allah'a. Ve kendimi o kadar sıradan hissederdim ki, kendimi aklımdan kimi zaman neden sorguları yaparken bulurdum. Bu sıradanlık duygusu içime o kadar işlemişti ki bana göre herkes ikizler burcu, herkes kollleje gidiyor vb bir çok düşünceler içimde birçok yerde dolaşır dururdu. O yüzden tanıştığım insanların başka burçlara sahip olmaları hep ilgi çekici gelirdi.

Mesela Mavi- Yeşil gibi renklere sahip gözleri olan insanlar benim için inanılmaz özel insanlardı. Sanırım bu durum benim anne tarafımın hepsinin renkli gözlere sahip olmaları ve benim kara kuru baba tarafından çok taparcasına onları sevmemden ileri geliyordu. Ve ben o kara kuru baba tarafına aittim. Fiziksel olarak anneme benzemiyordum. Oysaki kesinlikle benzemek istiyordum. Her gece Allah' a göz rengimi değiştirmesi için yada saçımı kıvırcık yapması için dua ederdim. Bu durum resmen bende saplantı halini almıştı. Hatta bu durumun benim için ne kadar travmatik olduğunu size anlatmak adına;  ilkokul öğretmenimi göz rengine göre seçtiğimi söylersem aranızdaki psikologlardan yardım etme talebi bile alabilirim sanırım. Tabii bunlar çok uzun zaman önceydi. Şimdi ise tüm bunların altında yatan sebebi bulmak üzereyim, hatta buldum desem yeridir.Neyse anlatsam neler yaptığımı bu durum için ne siz inanırsınız ne de buna benim zamanım yeter. 

Zamanla beraber işlerin böyle olmadığını öğrendim tabii, herkesin ikizler burcu olmadığını yada herkesin benim kadar şanslı olup kolleje gidemediği. Ama bu insanların akıllarından geçeni okuma isteğim hiç azalmadı.    O yüzde de paranormal olaylara karşı bir ilgim oluşmaya ve bu durumları yaşayan insanlara hayran hayran bakan aklı bir karış havada bir genç kız oldum. İlk olarak bu zamanlara rastlar kendi iç sesimle tanışmamız.

O zamanlar kendimi fark etmem ile birlikte içime doğan şeyler gerçek olmaya başladı, yada ben o zamana fark ettim bilemiyorum. Ama bu durum bile bana sıradan geliyordu, özel bir durum değildi yani anlayacağınız. Lise birinci sınıfa ilk geçtiğim yaz döneminde bu akıldan geçenleri okuma işi gerçek oldu. Evet bir arkadaşımın aklından geçenleri ilginç bir şekilde okuyordum. Hiç bir şey söylemesine gerek yoktu. hiç bir şey saklayamıyordu bile benden. İşte ilk defa o gün insanların aklından geçen düşünceleri anlamanın hiç de eğlenceli bir şey olmadığını fark ettim. Çünkü insanlar akıllarından her şeyi geçiriyorlardı ve o aklından geçenler beni gerçekten üzmüştü. 

Şimdi geri dönüp baktığımda yaptığım şeyin bir insanı iyi tanımak olduğunu anlıyorum. Evet muhakkaki kişinin konuşması, beden dili vb durumlarını değerlendirmem sonucu vardığım sonuçların hislerimle birleşmesinin sonucuydu tüm olanlar. Bunu artık biliyorum çünkü artık bu durumu daha bilinçli kullanıyorum. Evet size rahat rahat tanıdığım insanların aklından geçenleri okuyabildiğimi söyleyebilirim. Hatta tecrübeyle sabit tanımadığım insanları da zaman zaman okuyabiliyorum. Tabii okumayı yani görmeyi seçersem.

Genel olarak çevremde ki insanların hareketlerini her daim süzüyorum, kullandıkları kelimeleri sıklıklarını, kullanım tarzlarını, duygu ruh hallerini her birini bir sistematik halinde kaydediyorum ve aslında tüm bunları yaparken tanıyorum her birini. Geriye sadece görmek kalıyor. Ve görmek istediğimde kendi içimdeki sistematiğe göre değerlendiriyor ve bir sonuç çıkarıyorum. Ve ister inanın ister inanmayın %95 doğru sonuçlara varıyorum.

Gördüğünüz gibi insanları okumak için müeccin olmaya gerek yok. Sadece iyi bir gözlemci ve empati yeteneğiniz gelişmiş bir kişi iseniz olanları anlamamak için aptal olmanız gerekir. Eğer ki fark ettiğim halde bir insanın niyetini yüzüne gelmiyor isem inanın benimde kendime göre sebeplerim ve beklediğim bir şeyler vardır.

Bu dediğim şeyi siz de yapabilirsiniz. Hadi denemeye başlayın. ve bu denemeye en yakınlarınızdan başlayın. zaman zaman çok eğleneceksiniz. Mesela size bir örnek vermem gerekirse Bizim şirketimizin mali müşaviri Bay H. kendi inanmadığı ama sadece yönetimin görev vermiş olduğu konularda konuşurken yani aslında haksız bir konumda hissettiği anlarda, yani yani yani işin özü stres altında iken sürekli boğazını temizleme ihtiyacı hissediyor. Ben bay H. ile konuşurken ne zaman boğazını temizleme ihtiyacı hissetse o konu hakkında ne hissettiğini biliyorum. Biliyorum bu basit bir örnek ama işin aslı bu kadar basit. Gerisi tamamen sizin maharetinize kalmış.

Ama sizi uyarıyorum, anladıklarınız her zaman hoşunuza gitmeyecek. Ama içinizde ki sese kulak verin çünkü her ne olursa olsun o sizden yana.


Sevgiler S.


18 Mart 2013 Pazartesi

3000 yıllık şifalı dokunuş; Akupunktur...

Vücut da hissedilen bir ağrının o kişinin hayatını ne denli zindana çevirebileceğini bilmeyen çok nadir ve şanslı bir grup insan vardır. Geri kalan çoğunluk ağrılar ve o ağrılarla yapılan savaşlar için kendilerini çeşitli yöntemlerle kuşatmışlardır. Ne yazık ki ben o şanslı gruptan ayrılalı çok oldu. Yaş ile beraber çeşitli ağrılar ile karşılaşma ve tanışmalarımız olmaya başladı. Ve bende zaman zaman ağrı ile savaş kolluk kuvvetlerinin bir neferi olarak yeni yeni yöntemler denemeye ve keşfetmeye  araştırmaya başladım. Tabii sadece ihtiyaç halinde.
Düşmanınızı tanımak savaş arenasında kazanmak için en önemli stratejik hareketlerin yapılmasına ve kararların alınmasına olanak sağlar. Bu yüzdendir ki ağrı ile savaş her geçen gün bin bir farklı yöntemlerle alt edilmeye çalışılmaktadır. Lakin bazen aradığınız şey keşfedilmemiş değildir. Tam tersine çok eski zamanlarda keşfedilmiş bir yöntemdir de henüz sizin keşfetme şansınız olamamıştır.Sadece sizin onu keşfetmenizi bekliyor olabilir.

Konumuzun neden ağrı olduğunu merak edenler vardır elbet. Size geçen hafta yaşadığım bir olayı anlatmak istiyorum. Beni gerçekten şaşkına çeviren ve bu kadar gerçek değerler ile iyileşme hissettiğim ve ağrı sürecini  yarım saat gibi çok kısa bir sürede azalttığını gözlemleyip yaşadığım bir başka olay daha yok.

Geçen hafta çok yoğun bir iş programının arifesinde bir diş ağrısı ilk sinyallerini vermeye başlamıştı. Fakat yoğunluk ve dönemin zaman ile belirlenmiş bir teslimat sürecinin olması, benim bu küçük ağrıyı umursamama ve kendi yöntemlerim ile unutmaya çalışmama sebep oldu. Lakin unutmak istediğim ağrıyı sadece 1 gün ertelemiş olduğumu bir gün sonra, çok yoğun bir zaman diliminde fark etmekte kaderin bir cilvesi gibi önüme düştü. Tabii kide kaderin bir cilvesi değil benim yaptığım seçimlerin bir sonucuydu lakin o anda hiç bir şeyin önemi kalmamıştı. Ağrı şiddetlenerek artmaya devam etmiş, öğlen saatlerinde ise beni yerimde oturamaz hale gelmeme sebep verecek kadar dayanılmaz bir hale gelmişti. 

Dişçiden korkan ben, sevgilisine koşan bir kadın kadar sabırsız bir şekilde bulduğum ilk dişçinin koltuğuna kendimi zor attım. Tek isteğim vardı; ağrının geçmesi. Onun için kafanı kesip tekrar dikeceğiz deseler kabul edecek durumdayken; dişçinin "Dişiniz apse yapmış ve iltihap fazla. Antibiyotik kullanmadan bir işlem yapmamız olanaksız." demesiyle dünyanın başıma yıkıldığını tahmin etmişsinizdir.
Çünkü  çok süper zeki bir insan olan ben, ağrımın artmasıyla çok önce bir eczaneye gitmiş güçlü bir antibiyotik ve ağrı kesici almış lakin zaman mevhumu sebebiyle başarılı olamamıştım. Zaman ve beklemek gibi bir lüksüm hiç yoktu üstelik ağrım giderek çoğalmaya devam ediyordu. Üstelik dayanacak takatim kalmadığı gibi akşama yetiştirmem gereken bir işim vardı. Ve zamanım giderek azalıyordu. 

Bunun üzerine diş doktoruna son bir umut ile  "Ağrıyı kesecek bir yöntem yok mudur ?" dediğimde beni görseydiniz kesinlikle bana acır üstüne evinize almak  bile isterdiniz. O kadar çok sezercik halindeydim ki, o yıllarda doğmuş olsaydım o rolü kesin bana verirlerdi üstüne oskar ödülünü bile alırdım. Neyse sizin de tahmin ettiğiniz üzerine diş doktorum bu ağrıyı ilaçlar etki gösterene kadar çekmek durumunda olduğumu yani ancak ertesi güne rahatlayacağımı beklediğini söyledi ve sadece ilacımın biteceği tarihe yeni randevumu verdi ve arkasını dönerek gitti. Evet gitti. Ağrım ile ben baş başa kalmıştık artık. O kapıdan çıktığım da kurtuldum hissi sebebiyle her zaman derin bir ohh çeken ben bu sefer acılar içinde çaresizce kalakalmıştım. Yapacak bir şey olmadığını idrak edince umutsuzca işe geri döndüm.

İş yerindeki doktorlarımızla durum hakkında sohbet ederken(ki buna pek sohbet denemezdi ben acıdan deli gibi dolanıyorken) bir uzmanımız elinde akupunktur iğneleri ile belirdi odamda. "Selin'cim hadi gel ağrın için akupunktur yapalım hemde yanağındaki şişlikte geçer." dedi. Tabii o zamana kadar ben yanağımın şiştiğinin farkında bile değildim. Neyse umutsuzca oturduğum koltuğum da  bir dakikadan az bir süre  içinde Dr Erinç şikayetime yönelik 7-8 tane akupunktur iğnesini yüzüme ve koluma takmıştı bile. Bu iğneler ile en az 20 dk zaman geçirmem gerektiği için odamda sohbet etmeye başladık. Sohbet sohbeti açtıkça ağrıdan büzüşen sesim açılmaya, yüzüm gülmeye başladı. Ve inanın o kadar ağrı kesicinin yapamadığı şeyi 20 dk da akupunktur başarmıştı ağrım azalmaya başlamıştı, yüzümdeki şişlik iniyordu. Dişçimin mümkün değil Selin'cim,bu ağrıyı bugün çekmen gerekecek sözlerine inat 40 dk sonra ağrımdan eser kalamamıştı. Yanağımda oluşan o ani şişlik gözle görülür şekilde inmişti. Bu mucize karşısında yeniden dünyaya gelmiş bir bebek gibi ağlamamak imkansızdı. 3000 yıllık şifalı bir dokunuş ile yeniden doğmuştum sanki. Ağrım yoktu, dişim de oluşan hassasiyet geçmiş yemek yiyebilmiştim. Resmen bir sevgi kelebeği halini almıştım. Tüy kadar hafiftim artık.

Uzun lafın kısası Akupunktur ile ilk tecrübem değildi, lakin bu tecrübe ile yaşadığım rahatlamayı kelimeler ile anlatmak çok zor. Ama artık her türlü sıkıntımda akupunktura başvurabileceğimi iyi biliyorum. Sizin de her derde deva akupunktur ile tanışmak için nedenleriniz var ise geç kalmamanızı tavsiye ederim. Hatta daha detaylı bilgi alabilmeniz için erinckaracehennem.com adresini ziyaret etmenizi şiddetle tavsiye ederim...

O gün işimi yetiştitirip yetiştiremediğimi sorarsanız yetiştirdim lakin işten çıktığımda saat:00:05 di. O ağrı devam etseydi halim ne olurdu hiç bilemiyorum. 

Şifalı dokunuşun için sonsuz teşekkürler Erinç. İyi ki varsın. 

Ağrısız günler dilerim...
Selin


27 Şubat 2013 Çarşamba

Baharım geldi, hoş geldi



Bugün odamdan içeri süzülen güneş ışığıyla beraber kim inanır ki biz şubat ayındayız. Kar kış beklerken dışarısı günlük güneşlik, doğa yeşermeye başlamış. Hiç çalışılacak havalar değil bunlar. İnsanı yoldan çıkartan cazibesi olan bir dönemin eşiğindeyiz. Yazık bize, acınası bir haldeyiz tiratlarımızın inandırıcılığını yok edecek şekilde enerji veren kışkırtıcı bir zaman. Tüh yaa :)))

Şu an da bile içimden sevinç çığlıkları atarak,iş yerinden kaçma isteğimi bastırmak ile uğraşıyorum:))) O kadar içimi ısıttı dışarıdaki uyanış. Tam bir bahar kadınıyım ben ve tam da bahar dönemimdeyim ne tesadüf ki. Öyle ki bu sene mayısa gelmeden açıyor çiçeklerim,doğuyorum yeniden usulca hayata.

Hadi bakalım rast gele kadınlarım, bahar geldi hoş geldi. Silkelenin biraz rahatlayın bakalım.

26 Şubat 2013 Salı

Kavrayış...




 Her şeyin bir başlangıcı vardır.

Bulduğumuz sonuçlar, döndüğümüz kavşaklar, gittiğimiz yolllar bizi bu başlangıçların sonuna taşır. Sonuçlar değişir, başlangıçlar ise hep aynıdır... Tüm mesele, bu gerçeğin etrafında dans ederken; insanın başı dönmesi ve her şey bir birine karıştırmaya ve kaybolmaya başlamasıyla başlar. Başlangıçlar her yeni dönemecin arkasında kaybolurken yeni yollar doğar geceye. Yeniler eskimeye başlar. Yollar kaybolur, labirentlere döner.
Eski ile yeninin bu dansı, bizi daha bilinmezlere sürükler. Bu serüvene başlayan döngülerin bir yerinde karşımıza iki seçenek çıkar tüm yalınlığıyla. Ya rüyada kalacağız ya da gerçeğe uyanacağız. "Gerçeğe uyanmak" her zaman bizi cezbedici sonuçları içinde barındırmadığından, rüyada kalmayı seçmek kolay olan olarak görünür çoğumuza. Oysa ki uyanmayı ertelemek tüm kaosu tekrar ve tekrar yaşamayı seçmektir. İşte tam da bu anda insanlar uyanmayı isterler gerçekten. Artık tekrarlardan sıkılmış ve öğrenmiş kişiler olarak gerçek ile yüzleşmek cezbedici bir hal alıverir.

Uyanmayı seçmek ile uyanmak arasına sıkışmış bir zaman vardır.O zaman arasında bir çok gelgitler yaşanır.  Yeniler eklenir,eskiler çıkarılır, yeniden ekiler seçilir vb. İşte ben de tam o sıkışmış zamanın esiriyim uzun zamandır. Kaybettiğim başlangıcımı arıyorum bu dolanbaçlı sevimsiz yollarda, ne zaman kendim olmaktan vazgeçtiğim zamanı bulmaya çalışıyorum. Çünkü başlangıcı olmayan biri uyanamaz. 

Kördüğümlerim yolumu hep kapatsa, ben araf da asılı kalmaya devam etsem de elbet o kaybettiğim başlangıcımı bulacağım. Ve kendimin kahramanı olacağım. Buna olan inancım her geçen gün daha da artıyor. 

Hele bugün bir dizide duyduğum bir replik beni iyice kopardı. Kızın tespiti muhteşemdi. Kız hayatta istedikleri konusunda tercihleri olması gerektiğini eğer ne istediğini bilmez ise başkalarının isteklerini yapan biri olacağını tespit etti ki bu çoğu insanın harcı değil.

Demek ki bugün ne yapıyormuşuz, bugün kendimiz için bir iyilik yapıp başkalarının karararlarını yaşamaktan vaz geçip kendimiz için ne istediğimize karar veriyormuşuz.

Haydi dostlarım kendimiz olmaya kaldığımız yerden devam etmeye...



25 Şubat 2013 Pazartesi

Arayış...


Bir bilinmezlik, havada asılı kalınmışlık halini fotoğraflandırın ama içine bir parça umut, bir parça hareket koyun deselerdi anca bu kadar bu duruma ait bir fotoğraf çekilebilirdi.

Bu fotoğraf beni benden alıyor inanın. Kim bilir belki mevcut durumu çok iyi ifade ettiğindendir. Belkide içinde biraz gizem olmasına karşın o sıcacık kule var olduğundandır. Her ne ise ne ama bu fotoğrafta umut var hem de bana ait umutlar var. Mesafeler göreceli olsa da , kim bilir belki bugün, belki yarın. Ama var. Bende varım. 

Neyin önemli olduğuna dair monologlarım olsa da diyaloglarda önemini yitirir oldular. Kalabalıkla yabancılaşan bir tarafım olduğunu keşfettim bu ara. Bir kişi bile benim için kalabalık. Belki içimin kalabalığındandır. Bilmiyorum?

Ama melankolim bugün benimle belli, içimdeki varlığını dış dünyaya göstermeye de pek hevesli. Kusarcasına suskunları oynasa da,çığlıkları 7 düvel öteden duyulur oldu. 

En iyisi bugüne bir şiir ile veda etmek, ve en özeli bu şiiri sessiz sessiz dinlemek...


Arayış

En kısa ceza 
Ömür-boyu olandır.. 
Kimse bilmediğinden. 

Kim bilir; 
Belki bir yalan'dır.. 
Kendiliğinden. 

Bir korku'dur belki, 
Saklanandır.. 
Çirkinliğinden. 

Bir soru olsa gerek; 
Sorulmadığındandır.. 
Birden.

Özdemir Asaf



22 Şubat 2013 Cuma

Kadınlarımın monologları, dialog olsa; ne tiratlar yazılır,ne oyunlar oynanır...


Sıradanlığı özleyen bir kadın var içimde, sıradanlığı isteyen ve bekleyen...

Hayat gerçekten çok garip, size ne zaman neyi isteteceğini kestirmek pek kolay değil. Kadınların çoğu serserilere aşık olur. Ve hayatlarını onların bir gün değişme ihtimali üzerine kurarlar. Bu hayallerin sonu hep iyi bitse de, yaşayan hikayelerde eylemler ve sonuçlar hep farklı olur. Hayaller ile gerçeklerin tek ortak noktaları vardır. O da ilk giriş cümleleridir. Durum böyle olduğunda; sıradan bir evlilik, sizin hayallerinizi süsleyen ulaşılmaz, uçuk hayaliniz olabilir.

Eğer sizin de benim gibi uçuk hayalleriniz varsa, sizinde anılarınız benimkilerden daha da parlak olamaz. Bizim gibi prenses masalları ile büyüyen bir neslin kız evlatları olarak hayallerimizin bu kadar kısıtlı ve diplerde gezmesi pek beklendik bir durum olmamasına karşın, gençlik yıllarımızda başımızda esen kavak yellerinin eseri olabilir.

 Tabii bu kavak yellerinin resmen bir fırtınanın habercisi olduğunu anlamayacak kadar toy ve basireti bağlanmış bir kadınım yani kadındım desem daha doğru olur. Çünkü 2006 senesinde başlamıştı tüm serüven   benim için. O zamanlar için yaşadıklarım,hissettiklerim ve hayalini kurduklarım şimdiki gerçeklerim olmasa da ben çok şanslı bir kadınım.  Hızlı sıçrayışlarım, yüksek farkındalıklarım var. Ve en önemlisi kendime karşı acımasız denecek kadar dürüstüm. Bu iyi bir şey, yaşanmışlıkların suçlarını başkalarına atıp, kendi seçimlerimin sonuçlarından başkalarını mesul tutmuyorum. Kendime acımak yerine savaşmayı ve kaybettiğimi düşündüğüm şeyi ;Kendimi geri kazanmaya çalışıyorum.

Hayatta her ne olursa olsun her fırtınanın dindiği bir an vardır. O an geldiğinde yapılan tüm hesaplar geriye kalan yıkık dökük virane şehirler üstüne kurulur. İnsanı acıtan fırtına mıdır yoksa fırtınadan sonra geriye kalan yıkık dökük şeyler midir bunu bilmiyorum. Ama ben artık gökyüzüne bakıyorum. Orası mavi ve engin. Yıkılan her şey düzelmez belki eskisi gibi olmaz ama zaten eskisi gibi olmasını istemiyorum artık.

Şimdi gerçekten değiştirmek istediğim tek bir kişi var ve o değişince hayatım değişecek biliyorum. Adım adım ilerleyecek belki uzun zaman harcayacağım ama emek emek yeniden yapacağım. Ve bu sefer verilen tüm emekler karşılığını bulacak. Çünkü değiştirmeye tek gücümün yeteceği kişi, kendimi değiştirmeye karar verdim.

Zaman artık benim için akıyor... İzin verin sizin için de aksın...

8 Şubat 2013 Cuma

Gelsin ilaçlar Gitsin kaygılar... iyi ki varsın kimyasal mutluluklar...


Yok arkadaş, bazı şeyleri kendi kendine aşamıyorsan; ortalarda debelenip durmaya, zırıl zırıl ağlamaya ne hacet, sapacaksın kolay yollara. Sapacaksın ki , senin mutluluğunu sağlayamayan insanların yüklerini taşımayacaksın bu dünyada. Taşımayacaksın ki, onlar da senin vebalin ile gitmesinler öte dünyaya. 

Formül gayet basit, sadece kendini düşüneceksin bu dünyada. Sen sadece kendini düşündüğünde her şey zaten senin isteğin gibi ve olması gerektiği gibi oluyor. Başkalarını değiştirmeyi seçip, yolunu zorlu hatta imkansız noktalara sürüklemeyeceksin . Sürüklersen zihnini maymun edersin, kişisel gelişimciler de bu duruma maymun zihin sendromu diyerek bu noktadan paralar kazanırlar ki bu da cemiyete bir hayır sayılır. 

Yoksa adamların kitaplarını kim okur Allah aşkına. Herkes bir umudun pençesine düşmüş yuvarlanıp gidiyor. Meleklerle konuşmak diye kitap yazıyor bir yazar iyi güzel diyorsun alıyorsun kadın 3. kitabını çıkarıyor aynı konuda. Sonrada bu ulvi bir şey oluyor,paylaşmak oluyor. Yok ya, salaktık bizde. (tamam biraz salaklık mevcut ama bu kadar da değil yahu. Salaklığımız sadece sevdiklerimize.) İlk kitabında anlamıştık ne demek istediğini niye ticarete döktün bu işi. Ne gerek vardı, kartlara, ajandalara, yeni kitaplara, CD 'lere. Tüm bunları da melekler mi söyledi sana. Eğer durum böyleyse vay halimize bizim. Ölünce de sınıfta kaldık desenize. Düşünsenize melekler bile ticari stratejiler bize önerirken bizim bu dünyada maneviyattan beklentimiz hangi düzeyde olabilir ki.

Bir düzeyde gidip gelirken insan pes ediveriyor sonunda. Baş edemiyorum ben bu düzenle diyerekten düzeni değiştiremeyeceğini kabul ediyor. Ve değiştirebileceği tek şeye kendi kimyasına dönüyor. Yardımsız debeleniyor bir süre, sonra bakıyor ki gittiği bir arpa yol değil, vardığı da bir yer değil anlıyor tek başına başaramayacağını. Ve başlıyor yeni arayışlara. İşte tam o noktada ilaçlar yetişiveriyor imdadınıza. Size diyorlar ki, sen beni al ben senin beyninde istediğim hormonların salgılanmasını sağlar seni sakinleştiririm, mal gibi yaparım. Pelte gibi ederim diyor. Sende tamam ya gel en iyi arkadaşım diyerekten, bir bardak su eşliğinde alıyorsun tüm yalancı kurtuluşları, veriyorsun tüm özgün tepkileri. Bedel basit kendin olmaktan vazgeçiyorsun. Kızacağın şeylere kızmıyor,önemsediğin şeyleri önemsemiyorsun. Ve tüm bunları seni sen yapmaktan çıkaranlar için kabul ediyorsun. Ne kadar ironik değil mi? Onlar sensizde mutluyken, sen onlarla mutsuzken yapıyorsun tüm bu çılgınlıkları. Çılgınlık çünkü aklı salim insan yapmaz bunları. Bunları aciz ve korkan bir insan yapabilir. 

"Git yaşamdan zevk alacağın şeyler yap." diyenlere en iyi cevap sanırım onlarsız yaşamdan zevk almaktan başka bir şey değil. Çünkü sadece kaybettiklerinde anlayacakları değerler için onlar adına savaşmaktan vazgeçmek gerek. Kişi kendi yaptıklarından mesuldür. O zaman onlarda yaptıklarının bedellerini ödemeliler. 

Böyle maymun zihinli olursanız yazılan yazıda bir ağacın dalları gibi karışık ama bir o kadar bir birine bağlı olur. Şimdi yıkılmak değil, ayağa kalkma zamanı. Tüm yüklerden kurtulup baharda yeni yer edinme zamanı. Dalımda tüneyen tüm kuşlara sesleniyorum, uçun mavi gökyüzüne, dolaşın semalarda özgürce. Bahar geldi canlarım tomurcuklarım sizinle açıp yeşerecek. Uçun güzel kuşlarım... Özgürlük sizinle göklerde güzel...